Adalet Ağaoğlu Sözleri

Adalet Ağaoğlu Sözleri

Ankara Nallıhan ilçesinde 13 Ekim 1929 tarihinde doğan yazar 14 Temmuz 2020 tarihinde İstanbul’da vefat etmiştir.  Türk edebiyatının en önemli romancılarından biridir. Türkiye’nin değişik dönemlerini ve bu dönemlerin insan hayatlarına etkisini inceleyen eserler vermiştir. Romanları dışında hikaye, oyun, deneme, anı türünde eserler verir.

Yazarın eserlerinden yaptığımız alıntılardan bir derleme hazırladık….

 

Beni yalnız yalnızlığım çoğaltır.

 

Fikrine taktığın ince gül benmiyim….?

 

Hayatla piştiği gibi kitapla da pişmeli insan.

 

Yürümeyenin pabuçları da paçası da temiz kalır.

 

Aklım karıştı mı, kendime bile küserim ben.

 

Yürek başkaldırır, hayat sınar ve asla bağışlamaz.

Neyse ki yaram hep usul usul kanıyor. Beni o ısıtıyor.

 

Cahilleri çarçabuk doyuma ulaştıran sloganlardan bezginim.

 

Yeterince karanlık değil. Gece dediğin katran gibi olmalı.

 

Hayatlarımız ne kadar başkalarına bağlıysa, ölümlerimiz de başkalarına bağlı.

 

Her şeyin bir anlamı bulunmalı. Kopuşların olduğu kadar, birleşmelerin de.

 

Benim asıl ümidim ümitsizliğimdir! Mutluluksa mutsuzluğun bilincinde olmaktır.

 

Hukuk olmayan yerde yargı,  aşk olmayan yerde çocuk, hayat olmayan yerde ölüm.

 

“Bu benim kaçıncı kez serilip doğruluşum? Kaçıncı kez, tam oluyor derken yaya kalışım…”

 

Hayat karmaşık, anlaşılmaz. Onu anlaşılır kılığa sokmaya çalışan ise sadece sanat. Sanat!

 

Nicedir, herhangi bir şaşkınlık duygusundan yoksun olduğumu görüp, buna şaşıyorum.

blank

Ortak yol: Baskıya, zulme, şiddete karşı elinin emeği alnının teriyle daha temiz bir yarının yolu.

 

Hayat değişecekse, kendini değiştirebilenlerle değişecek, yinelenişe ayak uyduranlarla değil.

 

Bizlerin keşfedilmemizi bile başkalarına bıraka bıraka, keşiften yoksun bir toplum olduk.

 

Kitap! Okunduğunda kimsenin hayatı pat diye değişmiyor ama, gelecek adına “hayat”lar kayda geçiyor.

 

Yahu, unutsana artık. Kaç yıl geçmiş. Hatırası kıt kocakarılar gibi dönüp dolaşıp aynı noktaya takılıyorsun.

 

Saatin yüreğini dinliyorum. Durmuş. Evet. Ben ölümümü beklerken, o ölmüş demek!

Ölebilen tek şey bu. Zaman.

 

Kimse kimseyi tanımıyor. Kimse kimsenin iç yaşamını bilmiyor! En ince, duyarlı an’lar, bu bilinmezlik ortasında yokmuş gibi solup gidiyor.

 

Bir adamın fikrinde iki ince gül birden olmaz. Birinin suyunu öteki, ötekinin suyunu beriki çalar. Ne biri onar, ne öteki.

 

… hani susarsa dünyanın sonu geliverecekmiş, konuşursa bir şey sanki hep ayakta duracakmış gibi aralıksız …

 

“Hem, durmadan düş kırıklığına uğramaktansa, her şeyi havada, bir soru işareti halinde bırakırsın, olur biter. ”

 

Tam başlandı, bir yerde koptu anlatılmak istenen.Ya kendimizden korkuyoruz ya çevremizden. Ne olduysa oldu şöyle iyi bir açılıp dökülemedik.

 

Utanılacak olan sevdalanmak değil be oğlum. Utanılacak olan, her şey için savaşan birinin, söz sevdaya geldi mi, orada savaşmaya yan çizmesi.

 

Hayatın ve kaçınılmazın yönünü değiştirememişsen, iç çekmenin , boş inadın ne yararı olur ki ? Fırtınanın kırdığı dallara birkaçını daha eklemekten başka?

 

“Ölmeye yatıyorum, eğer bir sonsuzluk varsa; sonsuzluk olmak istiyorum. İsmi anılmayan, gözleri görmeyen, yaşamayan bir sonsuzluk. “

 

Bütün bir hayat, bir kırıntıdan, tek bir sözden, bir bakıştan, elinize değiveren bir elden, bulutun şuradan şuraya ağışından ibaret. Kuşların kanat çırparak bu çatıdan kalkıp öteye konuşundan…

 

Bunca yıl iğneyle kuyu kaza kaza edinilmiş bir kişiliği yok mu sayacağız? Bu tür çabaları küçümsersen, kendi çabalarını da küçümsemen gerekir, çünkü seni de küçümseyecekler çıkar gelir günün birinde.

 

Bir insan narkoz almadan, kesilip biçilecek yerini uyuşturmadan kendini kendi eliyle ameliyat eder, bunu da ölmeden başarırsa, insanoğlu için yaşamın en güç yanını, adı yapayalnız olmak denen şeyi de başarır.

 

İnsanlar birbirlerinin hayatını yıllarca işgal ettiklerinde, orada neredeyse kök saldıklarında bile selamsız sabahsız, hiçbir açıklama yapmadan çıkıp gidebiliyorlar. Sizse henüz eşikte bile değilsiniz. Henüz kısa bir tanışıklık.

 

Bu ülke düşünce insanlarımızı yerden yere çaldı, onları vurdu, vuramadıklarını yaraladı, bilim yuvalarının dışına kovdu; yetmedi, vatan sınırlarının dışına kovdu. Eğer arada sırada onlar için birazcık iyi bir şey yapmak zorunda kaldıysa, bunda da hep geç kaldı.

 

Kitaplarla aramda daha sahici bir kan dolaşımı bulunduğunu hissediyorum. Diri bir doğa benim için ölüyken, bir nesne, işte şu sayfalar, birbirini izleyen kelimeler, şu kitap capcanlı. Sanki soluk alıp verişim kitap sayfalarını çevirip durmama, okumama bağlı.

 

Söz veren söz verdiği şeyi yaparsa üzülüyorum. Bir borçluluk duygusuna kapılıyorum. Şu yeryüzünde sözünün eri insanlar da varmış, diye şaşkınlığa uğruyor, bu dünyayı yeniden bir gözden geçirmeli mi acaba, gibilerden kuşkulara kapılıyorum.

 

Ama şuramda bir bulantı. Gitmiyor, geçmiyor. İnsanlar arasında durmadan mikrop gibi yayılan bir hastalığın bulantısı bu. Kuşku ve güvensizlik. Bunları böyle böyle düşünmek zorunda kalışım… Yoklaya yoklaya yaklaşmak herkese. Şu anlamda ya da bu anlamda… Adımları hesaplı atmak. Yürekleri hesaplı açmak. Açık olamamak. Her gün biraz daha kapanmak. Her gün biraz daha köstebekleşmek, tilkileşmek, böcekleşmek…

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?


blank