Ahmet Rasim Sözleri

Ahmet Rasim Sözleri

Bugün 21 Eylül. Ahmet Rasim’in vefat ettiği gün. Ahmet Rasim, Türk yazar, gazeteci, tarihçi, milletvekili. 50 yılı bulan yazı hayatında farklı edebi türlerde ve çok sayıda eser veren yazarın en meşhur eseri Falaka ve Şehir Mektupları’dır.

Bu yazımızda yazarımızın eserlerinden aldığımız alıntılardan bir demet hazırladık…

 

Her şey zamanla geçmez.

 

Ekmek kıskanılır, su kıskanılmaz. ….

 

Zaman geçer, bırakır yadigâr eserlerini

 

“İki gönül bir olsa ayıramaz padişah”

 

Kıskanmasını bilmeyen sevda nedir bilmez!

 

Velveleli hayatlar sessizlikten daima tiksinir.

 

Bir kulak işittiği bir sırrı on bin ağıza söyletti.

 

“Ah, ızdırap! Ben seni hissediyorum, yazamıyorum.”

 

“Her çocukluk kendine has bir renk kartelasıdır aslında.”

 

Ah, beklemek! Sen ne kadar tatlı, ne kadar güzelmişsin.

 

Dayak atıldığını izlemek de hemen hemen dayak yemektir….

Ömür bu! Su gibi akıyor. Dalgalanıyor, bulanıyor, duruluyor!

 

Okula gitmeyen çocuğun sonu ya tulumbaciliktir ya beygir sürücüluğu…

 

Heveslerin ne geçmişi, ne geleceği vardır. Aklıselim, iffet insana şimdiyi düşündürür.

 

Renkten birşey kaybetmemiştik.Çünkü şamar bir suratın iki tarafını da kızartmıştı.

 

“Aile, mektep,vatan bir anlama gelir. Fakat en küçükleri aile,ortancası mektep, büyükleri vatandır.”

 

Oyunsuz çocuk ise, karnına bastıkça “vık vık” eden kukla bebeklerden başka bir şey değildir.

 

Acaba sonsuz uykuda istirahat etme, vücuda faydalı mıdır? İhtimal ki ruhun rahata ermesi o vakit mümkün olur.

 

Durgunluk ve gevşeklik kaygısız gönüllere hastır. Her kalp, uyku ile istirahat edemez. Her göz geceleri kapanmaz.

 

Baskının ne biçim olduğunu anlamak isterseniz haşarı bir çocuğu dikkatle seyredin!

Zaman, geçiçi bir örtüdür, geçmişte yaşanan olaylar, onun altında saklanır, mütemadiyen gelişip büyür.

 

Her hayat devrinin geçmişi, şimdiki zamanı, geleceği vardır. İnsan geçmişe üzülür; içinde yaşadığı zamanla avunur, geleceği düşünürmüş.

 

“Sevgili Cananım”

Beni sönmez ateşlerde yakan o baştan çıkarıcı gözlerini görmeyeli kalbim cehennem alevleriyle harab oldu. Yanıyorum, o günden beri yanıyorum.

 

…çocuk ne kadar küçük olursa olsun, kendisini döven eli, kendisini azarlayan dili ruhunda gelişmekte olan onuru için pek ağır bulur ve bu ele, dile karşı gizli bir düşmanlık beslemeye başlar.

Sonbahar… Şairleri ağlatan, verem düşkünlerine serilmiş ince dünyanın peri yüzlü güzellerinin çehrelerine benzeyen, ağaçlıklar arasında gezinirken ayaklar altında çıtırdayan yaprakların manasız ifadesiyle hükümet adamlarını düşündüren bu üzüntülü mevsim yine geldi.

Aşka dair…

Malum ya, aşk ve sevgi su götürür şeylerden değildir. İnsan bir kere fitili aldı mı idare kandili gibi sabahlara kadar yanıp tutuşur.

 

Beyin! O dilediğini yapan güç! Hiçbir şeyden korkmaz. Durmadan hatıraları yeniler. Beynin sunduğu görünümler renkçe, değişimce, tavırca o derece doğaldır ki, bunları ancak yaratıcı gücün ezeli kalemi bilebilir.

 

Küçük bir oda, ufak bir soba, pufla yatak, yumuşak yorgan, içinde ben, dışarıda lapa lapa kar. Ağzımın suyu akar. Hiç durma, yorgana sarıl yat denilen hava dünyada ancak bu kadar şirin olur.Rüzgarın camları zıngırdatması ninni gibi tesir eder. Sobanın çatırtısı gıdıklar.

 

 Ne dersiniz? Baharın uğurlu günleri, birbirini kovalayan yağmurlarla doğa, canlılığını ve güzelliğini yitirerek, sümbülleri perişan, yanakları solgun ve ağlamış bir genç kız güzelliğini andırmadı mı?

 

Çok şükür eriştirene?

Günleri sıralayan Allah, oruçlu olan ümmetin hepsini yardımıyla affetsin!

Ramazan denildi mi, iftarın, teravihin, sahurun hatıra gelmemesi mümkün mü?

 

Uyku hali başkadır vesselam! İyice bastırırsa insan giysisini bile çıkarmak istemez. Hele o tatlı uyuşukluk; o göz kapaklarının kendiliğinden düşü düşüvermesi; başın hafif hafif dönerken “Ay, Hay” diye çatlak, gürültülü bir sesle esneme; ufacık üşümenin ardından “Bu…v” sesiyle titreye titreye mangal kapağı konulmuş sıcacık yatağa seriliverme; üzeri fanilalı çift yorgan dudaklara kadar çekilerek arka üstü gerilme suretiyle diz kapaklarını çıtlatma; ondan sonra yavaş yavaş kendinden geçerek son bir esnemeyle sağa dönerek kendini boşa bırakma; sol ayağı sağ ayağın üzerine koyup çekerek baldırlara tesadüf eden bir yerdeki kaşıntıyı geçiştirme yok mu, milyona değer. Artık hiç durma ver kendini uykuya.

 

“Patlıcanlar morara morara kadife rengini aldı. Çenesine güvenen, sırtına küfesini takan sokakta: “Kemer patlıcanlarım” diye bağırıyor. Gerçekten de güzel sebzedir. Misafir ağırlar. Biraz hazmı zordur ama doyurur, bıktırmaz. Her şeye karışır, türlüye girer, dolma olur, şişe dizilir, ezim ezim ezilir. İmambayıldı şeklinde görülür. Fakat tavası dehşetlidir. Neredeyse çıkar. Ne de kolay yemektir. Biraz çalı çırpı, talaş, yonga, bakkaldan yüz dirhem yağ, sütçüden bir kase yoğurt alındı mı misk! Evde bir meşguliyet peyda olur. İki diş sarımsağa havan işlemeye başlar. Delikli kap sahanlıktan iner. Birer birer alaca biçim kesilip dilim dilim doğranır, zehri çıksın diye tuzlanır, bir kenara çekilir. Odunun kurusu, ortaya, yanına malzemeler yerleştirilir. Gelsin yelpaze, kürek puf puf! Alev aldı mı tava üstüne bolca zeytinyağı… Oh! Ne cızırtı! Yağ fıkırdar, daha yanmadı. Çıtırdar, biraz daha hışırdar.”

 

 

Çocuklar bir daha söylüyorum. Sözüme dikkat edin. Beni dinleyin. Bayram geliyor. “Elbise isteriz” diye sızlanın, söylenin,

mırıl mırıl mırıldanın, somurtun,homurdanın, yetmezse sıcak odadan çıkıp avluda gizli gizli ağlayın, sofraya oturmayın,

yemeği herkese zehir edin. Babanız kızsın, size dayak atsın, siz yine aldırmayın, fakat dayak acısıyla ağlayın. Büyükanneniz

meraklansın, küçük kardeşleriniz size bakarak ağlamaya başlasın, arada komşunun oğlanını da azdırın. Analarınız boyunlarını büksünler.

– Efendi! Bey, çocuğu üzüyoruz, desinler de evde kavga çıksın.

Babanız:

– Almayacağım, diye bağırsın.

Kayınvalide atılsın:

– Bizim damat kadar cimri görmedim, diye söylensin. Bir patırtı da böyle kopsun. Fakat unutmayın ha! Yine siz tepinin,

sızlanın, evi çın çın öttürün. O bildik yayık seslerle:

– Elbise isterim, diye var kuvvetinizle bağırın, feryat edin. Ağlarken makamdan makama geçerek, duvara doğru dönerek

uluyun, gözünüzden yaşlar insin, hıçkırıkları ‘hıg hıg’larla azdırın. Yoksa başka türlü elbise falan alınmaz.

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Yorumlara Kapalıdır