Cahit Sıtkı Tarancı Sözleri

Cahit Sıtkı Tarancı Sözleri

2 Ekim 1910’da Diyarbakır’da dünyaya geldi. Babası, Diyarbakır’da ticaret ve ziraatle uğraşan köklü Pirinçcizadeler ailesinden Bekir Sıtkı Beydir. Ailesi, ona “Hüseyin Cahit” adını verdi. Akrabaları “Pirinççioğlu” soyadını aldığı halde Soyadı Kanunuçıktığı yıl pirinç ekiminden çok zarara uğrayan babası Bekir Sıtkı Bey, bu duruma kızarak “çiftçi” anlamına gelen “Tarancı” soyadını almıştır.

Lise öğrenimi için 1931 yılında Galatasaray Lisesi’ne geçti. Şiir yazmaya lise yıllarında başladı. İlk şiirleri Galatasaray Lisesi’nin “Akademi” isimli dergisinde ve Servet-i Fünun dergisinde yayımlandı. Ömür boyu yakın dost olacak Ziya Osman ile 1928-1929 yılında okulda tanıştı.

“Otuz Beş Yaş” şiiri ile 1946’da CHP Şiir Ödülü’nde birincilik aldı ve yurt çapında tanınan bir şair oldu. Çalışma Bakanlığı’ndaki görevi sırasında tanıştığı Cavidan Tınaz ile 4 Temmuz 1951’de evlendi.

1953 yılında geçirdiği bir krizden sonra felç oldu. Yatağa bağlı ve yarı bilinçli durumda olan şair; İstanbul ve Ankara’da çeşitli hastanelerde tedavi gördü; bir yıl kadar Diyarbakır’daki baba-evinde bakıldı. 1956 yılında tedavi ettirilmek üzere devlet tarafından Avrupa’ya götürüldü; zatülcenp hastalığına yakalanarak 13 Ekim 1956’da Viyana’da vefat etti Cenazesi Ankara’da Cebeci Asri Mezarlığı’na defnedildi.

Şiirlerinde en çok yaşama sevinci ve ölüm temalarına yer vermiş, nedense hep ölümün üstüne gitmiştir. Ayrıca yitik aşklar, mutlu sevdalar, yalnızlık, yaşadığı bohem hayatın buruklukları, çocukluk özlemi de şiirlerine konu olmuştur.

 

Yaş otuz beş yolun yarısı.

 

Bilmek yanmakmış büsbütün.

 

Bir derdin varsa açabilirsin ağaçlara.

 

Kuruyan sular gibi zamanı da kaybettik.

 

Ağlarım hatıra geldikçe gülüştüklerimiz…

 

Artık hiçbir şey eskisi gibi değil. Bende öyle.

 

Sesin öyle güzel ki, duymak isterdim öldükten sonra bile.

Acısı acımdan derin. Tutsam ellerinden, üşür ellerin!

 

Ne belli yerim var, ne de sevdiğim biri sürünüp gidiyorum.

 

”Aya haber sal çıksın bu gece. Görünsün şöyle gönlünce.”

 

”Bir kere sevdaya tutulmaya gör; Ateşlere yandığının resmidir.”

 

Bir kere misafire çıkmış adın; istesen de istemesen de gideceksin.

 

Evet hatırladım küçük basit şeyler yetiyor kederlenmeye ya da mutluluğa?

 

Yarab sen de bilirsin ki

Bir sen varsın bana yakın.

 

Memleket isterim ne başta dert ne gönülde hasret olsun; kardeş kavgasına bir nihayet olsun.

 

Fakat nedendir Yarab bu susuzluğumuz,

Suyu gürül gürül akan çeşme başında.

 

”Gemi yüzü görmeyen bir limanın hüznünü, kimsesiz gönlüm kadar hiçbir gönül duymadı.”

 

Su insanı boğar, ateş yakarmış! Her doğan günün bir dert olduğunu, İnsan bu yaşa gelince anlarmış.

 

Hayata beraber başladığımız, dostlarla da yollar ayrıldı bir bir. Gittikçe artıyor yalnızlığımız.

”Sen kendi gecende gidersin, ben kendi gecemde; Vazgeç kardeşim, ayrıdır bindiğimiz gemiler!”

 

Memleket isterim yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun; olursa bir şikayet ölümden olsun.

 

Memleket isterim ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun; kış günü herkesin evi barkı olsun.

 

”Ata binmek, kundura yapmak, hatta kundura boyamak ne ise şiir de odur, yani ustalık ve tutku işi.”

 

Olur biter, geçer gider. Ama canımı yaka yaka yutkunduğum şeyler var. Olup bitmeyen, geçip gitmeyen.

 

Neden sonra farkına varıyorsun, etrafındaki korkunç ıssızlığın; yar olsun dost olsun ne arıyorsun, adresi belli mi vefasızlığın.

 

”Ey her gün bir mezar taşını omuzlayan; Kalmadı gökte bile senin için ağlayan. Kalkmamak ümidiyle haydi toprağa kapan.”

 

Desem ki sen benim için, hava kadar lazım, ekmek kadar mübarek, su gibi aziz bir şeysin. Nimettensin, nimettensin.

 

Tekrar duyduğun gün sesimi gök kubbede, hatırla ki mahşer günüdür. Ortalığa düşmüşüm seni arıyorum.

 

Bereket versin. Gökyüzünün tapusu yok, Herkes bakabilir. Bulutlara kimse el koyamaz. Hayal kurma hürriyeti var.

 

Yalnızlığımızla çoğalıp , Kalabalıklığımızla eksiliyoruz.

Ve öylesine kalabalık ki yalnızlığımız

Ne yana dönsek kendimize çarpıyoruz.

 

– Zaman zaman yine uykusuzluk çekiyorum ama…

Çokta takılmıyorum artık bu uyku konusuna,

Uyuyunca geçmeyen şeylerin olduğunu anladığımdan bu yana…

 

Öyle eksildik ki yaşarken, bize dokunan her şeyi eksiltiyoruz. Yalnızlığımla çoğalıp, kalabalıklığımızla eksiliyoruz. Ve öylesine kalabalık ki yanlılığımız ne yana dönsek kendimize çarpıyoruz.

 

Hakiki şair ahlaksız değildir, faziletin ta kendisidir… Şair kafasında ticaret usülleri, para kazanmak için türlü türlü kurnazlıklar yer alamaz.

Şair edebiyat için çalışan bir çıraktır.

 

İNSAN HALİ

Bana da yolculuk göründüğü gün,

Bulunmasına bulunur sanırım

Tabutumu taşıyacak üç beş dost;

Arkamdan ağlayacak bir kızcağız.

Fakat zamanla dostlar unuturlar;

Sevgiliyi bir başkası avutur.

İstemem o dehşet gün gelip çatsın;

Bana kimseler anam kadar yanmaz.

 

 

YAŞ OTUZ BEŞ

Neylersin ölüm herkesin başında.

Uyudun uyanamadın olacak.

Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında?

Bir namazlık saltanatın olacak,

Taht misali o musalla taşında.

 

Yaş otuz beş! yolun yarısı eder.

Dante gibi ortasındayız ömrün.

Delikanlı çağımızdaki cevher,

Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,

Gözünün yaşına bakmadan gider.

 

Şakaklarıma kar mı yağdı ne var?

Benim mi Allahım bu çizgili yüz?

Ya gözler altındaki mor halkalar?

Neden böyle düşman görünürsünüz,

Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?

 

Zamanla nasıl değişiyor insan!

Hangi resmime baksam ben değilim.

Nerde o günler, o şevk, o heyecan?

Bu güler yüzlü adam ben değilim;

Yalandır kaygısız olduğum yalan.

 

Hayal meyal şeylerden ilk aşkımız;

Hatırası bile yabancı gelir.

Hayata beraber başladığımız,

Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir;

Gittikçe artıyor yalnızlığımız.

 

Gökyüzünün başka rengi de varmış!

Geç farkettim taşın sert olduğunu.

Su insanı boğar, ateş yakarmış!

Her doğan günün bir dert olduğunu,

İnsan bu yaşa gelince anlarmış.

 

Ayva sarı nar kırmızı sonbahar!

Her yıl biraz daha benimsediğim.

Ne dönüp duruyor havada kuşlar?

Nerden çıktı bu cenaze? ölen kim?

Bu kaçıncı bahçe gördüm tarumar?

 

Neylersin ölüm herkesin başında.

Uyudun uyanamadın olacak.

Kimbilir nerde, nasıl, kaç yaşında?

Bir namazlık saltanatın olacak,

Taht misali o musalla taşında.

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Yorumlara Kapalıdır