Fuat Sezgin Sözleri

Fuat Sezgin Sözleri

Prof. Dr. Fuat Sezgin 1924 yılında doğmuş ve ilim dolu bir hayat sürerek bizlere bir çok değerli eser ve müze bırakarak 94 yaşında 2018 yılının Haziran  ayında vefat etmiştir.

Çıkarılan kararname ile 2019 yılı Fuat Sezgin yılı olarak kararlaştırılmıştır.

İslam Bilim Teknik tarihi üzerine araştırma yaparak MS 800 yılında başlayan İslam Dünyası Teknoloji tarihini, o zamanlar için muhteşem buluşlar olan icatları tarihi kaynaklarından bulup tüm dünyaya göstermiş ve bu icatları şu anda Gülhane Parkı içinde bulunan İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesinde 3 boyutlu görseller halinde sergilenmesini sağlamıştır.

Bu müzenin bir benzerini Frankfurt şehrinde açmıştır.

Müzenin içeriği hakkında açıklamalı video yazımızın içindedir.

Süryanice, İbranice, Latince, Arapça ve Almanca da dahil 27 dili çok iyi derecede bilen Sezgin, insanlık tarihinin başlangıcından bu yana alanında yazılan en kapsamlı eser olan Arap-İslam Bilim Tarihi’nin ilk cildini, 1967’de tamamlayan Sezgin, 17 ciltten oluşan eserin 18. cildini yazıyordu..

Bu değerli hocamızla yapılan röportajlardan yararlanılarak oluşturulan kitaplarda yer alan sözlerinden bir demet hazırladık…

 

İnsanlar bilmemenin kurbanı oluyorlar.

 

Batı medeniyeti,İslam medeniyetinin çocuğudur

 

Din gerilemenin nedeni değildir, bilimle ters düşmez

 

Bilginin zevkine varıp okumak o kadar güzel ki. Başlayınca sürüklüyor insanı!

Tecrübe, eğer kendisinden evvel bir teori tarafından desteklenmiyorsa ilmi hiçbir neticeye ulaştıramaz.

 

Eğer arkanızda inancınız varsa o sizi yapıcı olmaya itiyorsa çok şeyler başarırsınız. Benim hayatımın sırrı budur

 

Peygamber(sav) iki günü eşit olan zarardadır bunu biz müslümanlar kafi derecede göz önünde bulundurmadılar

 

Prof. Dr. Fuat Sezgin Hocamızın kurduğu Müzenin tanıtım filmi

 

Müslümanlar, kendilerinden evvelki bilimleri geliştirdiler bu birincisi. İkincisi, yeni bilimler kurdular, bugün Avrupa’da gelişmiş olan yeni bilimlerin kısmen temellerini attılar.

O günler şöyle bir kararım da vardı: Yarım gün gidip bir yerde inşaat işçisi olarak çalışacaktım. Ondan sonraki yarım gün ve geceyi kitabımı yazarak geçirecektim.

 

Türklerin gramer bilgileri yok , o yüzden dili öğrenemiyorlar , bazen iyi konuşuyorlar fakat yazamıyorlar . Bu bizim milletimizin önemli problemlerinden biridir .

 

Galiba o günden bugüne, belki size tuhaf gelir ama sadece üç randevuya, yani 1943’ten bugüne kadar üç randevuya yani zamanında ulaşamamanın ıstırabını yaşıyorum!

 

Müslümanlar bugün hayatlarını uçaklarda, trenlerde, otomobillerde gezmekle geçiriyorlar. Oysa onların düşünmeleri ve düşünüp fikirlerini geliştirmeleri gerekir.

İnsanlar zamanlarının çok kısa olduğunu unutuyorlar. Allah’ın kendilerine bir lütuf olarak verdiği bu zamanı faydalı olarak doldurma vecibesinin şuurunda değiller.

 

Ben burada ilk önce hocalara seslenmek istiyorum. Talebeleri aşağılık duygusundan kurtarmaya çalışsınlar. Türk milletini aşağılık duygusu bir kanser gibi kemiriyor.

 

İnsanoğlu hangi tarihten itibaren dakikaları gösterebilen bir saat yaptı? “Dakikaları ölçen ilk saat 12. yüzyılın başında İslam dünyasında yapılıyor.

 

Amacım, İslam topluluğuna mensup insanlara İslam bilimlerinin gerçeğini tanıtmak, benlik duygularını olumsuz etkileyen yanlış yargılardan onları kurtarmak ve ferdin yaratıcılığına olan inancı onlara kazandırmaktır

 

Avrupalıların 18. yüzyıl başına kadar yaptıkları doğruya yakın haritalar, İslam kültür dünyasında yapılan haritaların ya kopyaları ya adaptasyonları veya parça haritaların bir araya getirilmiş halleridir.

 

Boş şeylerle uğraşıyoruz. Zamanın Allah’ın bize verdiği büyük bir nimet olduğunu unutuyoruz.

Zamana değer vermek çok önemlidir. Zamana hakim olmak lazım.

 

Miladi 850 yılından itibaren,16. yüzyılın sonuna kadar Müslümanlar ilimde mütemadiyen yeni şeyler keşfettiler. Yeni ilimler kurdular, eski ilimleri keşfettiler ve ileride kurulacak bazı bilimlerin temellerini attılar.

 

İki aydır Türkiye’ye sık sık gelip gidiyorum. Tesadüfen hafta sonları geliyorum. Arkadaşlarım, dostlarım var. Bana diyorlar ki: “Efendim bu hafta sonu gelmeyin, benim düğünüm var!” Evlensinler… Tamam. Ama bu düğünler Türklerin hayatını yiyor.

 

Gayretimin bir kısmı bilim dünyasına hizmet, ama diğer çok mühim bir gayesi ise; koskoca bir İslam aleminin yitirmiş olduğu kendine hürmeti,güveni ve İnsanlık tarihindeki yerini hatırlatmak, kaybettiklerini iade etmek içindir.

 

 

Birûni 27 yaşındayken 18 yaşındaki İbn-i Sina’yla yazılı bir münakaşaya giriyor. Konu nedir biliyor musunuz? “Işığın sürati ölçüsüz müdür yani lâ mütenahi midir, yoksa zamanla ölçülebilir mi?” Ne müthiş bir şey değil mi! Böyle bir şey bugünün Türkiye’sinde bile olmaz.

 

-Günde kaç saat çalışıyorsunuz?

Sezgin: Şimdi tembelliğe başladım, eskisi kadar çalışamıyorum. Eskiden 17 saat çalışabiliyordum şimdi 3-5 saat azalttık. Sabahleyin 07.30’da enstitüye ilk giden benim. Saat 18.00’de enstitüden çıkıyorum ve sonra da evde çalışmaya devam ediyorum.

 

 Avrupa’da 16 yuzyilda literatürde müthiş bir küfürbazlık başlıyor : ” O sersem adam ” ,” O hiçbir şeyi bilmez adam ” gibi tenkitler var . Bu tenkit değildir , küfürbazlıktır.

Bunu islam dünyasında bulamazsınız .

İslam dünyasında hakikaten” tenkit ahlakı ” vardır .

 

Umumiyetle derler ki: “Müslümanlar kaynak vermezler.” Bu tamamıyla yanlış. Kaynak veren tek kültür dünyası İslam kültür dünyasıdır. Avrupalılarda kaynak verme mefhumu yoktu. Yunanlılarda çok azdı ama Avrupalılarda tamamıyla silindi.

 

 

İslam bilim ve kültür dünyasında bilim tabii bir şekilde başladı. Kör dövüşü şeklinde başlamadı. Müslümanlar ecnebi hocalardan öğrendiler, onlarla birlikte çalıştılar, komplekse kapılmadılar, aşağılık duygusu hissetmediler. Bu çok mühim. Yani Müslümanlarda aşağılık duygusu yoktu! Bilgiyi Aristo’dan alınca Aristo’yu düşman görmediler.

 

Şimdi düşününüz siz bir dinin mensubusunuz ve o dinin peygamberi ne diyor: “İki günü eşit olan insan zarardadır.” Bunu Müslümanlar kafi derecede göz önüne almadılar. İnsanların dikkatini buna çekmediler. Demek ki İslam dini sizden her gün yeni bir şey istiyor. Yani bu soruyu her Müslüman’ın kendisine sorması lazım.

 

 

İnsan, Avrupa kıtasının coğrafyasını araştırdığı zaman görüyor ki 18. yüzyıla kadar sadece İspanya’nın coğrafyası var. Diğerlerinin; Almanya’nın, Fransa’nın coğrafyası falan yok.” Bunu 1982’de bir Alman bilgini söylüyor. Acaba neden İspanya’nın coğrafyası var da diğerlerinin yok? Çünkü İspanya’da Müslümanlar yaşıyordu da ondan.

 

 

İnsanlar vefasız. İnsanlar takdir etmiyor, insanlar kendilerinden değil de hep başkalarından bekliyorlar ve materyalist oluyorlar. Bugün Türkler, genelde de Müslümanlar maddeye çok yönelmişler. Maddeyi tamamen inkâr etsinler demiyorum ama öncelik veriyorlar. Maddenin peşinde koşuyorlar, ona ulaşmak için birçok ahlaki prensipleri feda ediyorlar.

 

 

Hakikaten 6 ay kendimi Arapça öğrenmeye verdim. Evimizde babamdan kalma 30 ciltlik bir Taberi Tefsiri vardı. Onu okumaya başladım. Başlangıçta anlamıyordum. Türkçe tefsirlerle karşılaştırarak, yavaş yavaş tefsirin içine girmeye çalıştım. Günde aşağı yukarı 17 saat çalışıyordum. Erken kalkıyordum, gece geç yatıyordum, evden hemen hemen hiç çıkmıyordum. 6 ay sonra Taberi Tefsiri’nin 30 cildini bitirmiş oldum.

 

Bizim Türkler dilin masa başında öğrenildiğini bilmiyorlar. Zannediyorlar ki Fransızca öğrenmek için Fransa’ya gitmek gerekiyor. Tamam, öğreniyorlar ama ne kadar yazabiliyorlar. Almanya’ya Türkler geliyorlar. 30-40 sene kalıyorlar, Almanca öğrenemiyorlar. Evvela tembelliğimiz, lisana karşı bir korkumuz var. İkincisi, biz gramer  bilmiyoruz.

 

 

Ebu Bekir er-Razi (865-925) kendi döneminin en önemli tabibidir. Çok hacimli Kitab el-Havi( Latincesi: Liber continens) isimli eseriyle ve diğer bir çok eseriyle er-Razi tıp ve farmakoloji alanında sadece kendi kültür çevresinde etkilerde bulunmakla kalmayıp, bir çok eserinin Latince ve İbranice çevirisiyle de Avrupa’da 17. yüzyıla kadar tartışmasız tıp otoritesi kabul edilmiştir.

 

 

3./9. yüzyılın sonuna doğru Ebu el- Abbas el-Iran şehrı Ptoleme’nin aksine Güneş tutulmasının dairesel olabileceğini savundu ve tam Güneş tutulmasının, Güneş’in Dünya’ dan en uzakta değil orta uzaklıkta bulunduğu sırada olabileceği görüşünü ileri sürdü. Dairesel Güneş tutulması Avrupa’da Chr. Clavius tarafından 1567 yılında gözlemlenmiştir.

 

Arap oftalmoloji biliminin haklı bir üne sahip uzmanı Julius Hirschberg, er-Razi’nin Kitab el-İbâne el-Mansuri eserinde ışık düşümünde göz bebeğinin daraldığını söyleyen ilk kişi olduğuna dikkat çekmektedir. Sadece tıp açısından değil, aynı zamanda optik tarihi içinde er-Razi’nin görmeye ilişkin kitabında ve ayrıca Galen’i eleştirdiği eserinde (Kuşkular), görme işleminin gözden çıkan ışınlar yoluyla gerçekleştiğini savunan Öklid ve Galen’in görme teorilerini çürütmesinin çığır açıcı bir önemi vardır.

 

Johann Wolfgang von Goethe (1749-1832) tanıdığı Arap-İslam kaynaklarına karşı duyduğu hayranlığı şöyle dile getiriyordu:

“Bu harikulade akılların meyvelerinden nasibimizi almak istiyorsak, kendimizi doğuya kavuşturalım, onun kendisi bize gelmeyeceğine göre. Tercümeler bizi sürüklemek, bize kılavuzluk etmek açısından paha biçilmez değerde olabilirler, ama… bu kitaplardaki dil, dil olarak, ilk rolü oynuyor. Bu hazinelerin kaynaklarımı aracısız tanımayı kim istemez ki!”

 

Bundan 20-25 sene evvel Kuveyt Üniversitesi’nde bir konferans vermiştim. O zaman kitabımın 6. cildi çıkmıştı. Bir genç kalktı bana dedi ki: “Siz bu zor kitabı yazıyorsunuz, bize neler tavsiye ediyorsunuz?” Ben de ona Arapça dedim ki: “Gerçek bir züht. Yani dünyanın nimetlerinden feragat edebilmek! Ben belki daha iyi şartlarda yaşayabilirdim, ama otuz yıldan beri evden çıkarken çantama sadece küçük bir ekmek parçası koyarak gidiyorum enstitüme. Enstitüye geldiğimde dolabımdan ufak bir peynir parçası veya bir yağsız reçel çıkarır, onunla öğle yemeğini hallederim. Yani 10 dakikayı geçmiyor benim öğle yemeğim. İkincisi ise ‘sabrun cemil…’ Tatlı sabır…”

 

 

3./9. yüzyılın ilk çeyreğinde hemen hemen eş zamanlı doğan üç cebir bir kitabı sayesinde yeni bir zenginleşme yaşamıştır. Bu eserlerin yazarları Muhammed b. Musa el-Harizmi, Sind b. Ali ve Abdulhamid b. Vasi İbn Türk’tür. Kitaplarım başlığı ise” yeniden kurmak ve karşılaştırmak” anlamında Kitap el-Cebr vel-Mukabele’dir. Bunlar cebirin aritmetikten bağımsızlaştıran birinci ve ikinci dereceden ilk denklemlerdir. Kendi verdiği bilgiye göre el-Harizmi kitabını Halife el-Me’mun’un isteği üzerine yazmıştır. Her üç eserinde, helenistik doğuda şekillenen, Yunan, Hint ve geç dönem Babil elementlerini doğrudan ya da dolaylı olarak içine alan harmanlama karakterli bir geleneğe bağlı oldukları görülmektedir. El-Harizmi’nin cebir ve aritmetiği, Latince’ye çevrikdikten sonra 12. yüzyıldan itibaren Batı’yı çok derin şekilde etkilemiştir.

 

Bu malzeme telif hakkı ile korunuyor “Sezgin: Evet… Onu biz küre haline getirdik ki küre daha güzel. Bu kürenin şimdi 1.5 metre çapındaki modelini yeni kurmakta olduğumuz müzenin önüne koyacağız. Türk dostlarımdan biri, “Bu Türkiye’de İstanbul’un bir sembolü olacaktır” dedi. Biz Me’mun’un coğrafyacılarının yaptığı bu haritayı Yunanlıların haritalarıyla, yani Batlamyus’un coğrafyasıyla mukayese ettiğimiz zaman çok büyük farklar görüyoruz. En büyük fark şu: (Hatta Batlamyus’un coğrafyasında ben harita yaptığına inanmıyorum. Fakat Marinos diye onun bir selefi vardı. 50 sene evvel bir harita yapmıştı.) Yunanlılarda Marinos, okyanusları bir göl halinde gösteriyor, ona göre karalar okyanusları kuşatıyor. Mesela, “Hint Okyanusu bir göldür, Atlas Okyanusu bir göldür”. Bu farkı bilimler tarihi bilmiyordu. Yani bugüne kadar eski, mesela son 4-5 sene evveline kadar çıkan ansiklopedilerde sadece Yunanlılardan bahsederler, Müslümanların yaptığı haritaları, bu realiteyi bilmiyorlar.”

 

Biz okulda, lisede hocalarımızdan yanlış, haksız hikâyeler duyardık. Ben ilkokula gittiğimde okulun ikinci haftasında benim süslü püslü bir hanım öğretmenim vardı. O derste bize diyordu ki: “Müslüman âlimler dünyanın öküzün boynuzunda olduğuna inanıyorlar.” Ben bunun tashihini hiçbir lise kitabında görmedim. Ben bu bilgiyi üniversiteye kadar taşıdım. Alman hocam Hellmut Ritter’in sayesinde etütlere girdim, gerçekleri gördüm. Frankfurt’taki çalışmalarımdan sonra baktım ki: “Müslümanlar dünyayla güneş arasındaki en kısa mesafenin en uzak noktasının yıllık ne kadar değiştiğini saniyelerle hesaplayabilmişler.”

 

700 harflik bir alfabe yapıyor. Niye biliyor musunuz? Bütün hayvanların seslerini ifade edebilmek için . Böyle müthiş bir insan…. Bu adam, bütün kimya ilminin kaderini 18. Yüzyıla kadar tayin ediyor. Fakat mühim olan şu: Bana “ Müslümanlar, Yunanlılar ve Avrupalılar arasında bir mukayese yapar mısınız ? “ diye sorsanız size şunu söylerim: Ben bilimlerin tekamül kanununu bir nehre benzetiyorum. Çok uzun zamandır kafamda böyle bir tasavvur var. Nehir küçük kaynaklardan çıkıyor, yavaş yavaş çoğalıyor, bir eğimden aşağı süratle akıyor. Ovaya doğru hızla akıyor ve ovada hem genişliyor hem de sürati azalıyor. Sonra bir daha toplanıyor ve yeniden hız kazanıyor ve bu şekilde sürüp gidiyor. Bilimler farklı insanların elinden geçerek, farklı kültür dünyalarından geçerek yavaş yavaş gelişiyor ve bugünkü haline geliyor

 

Müslümanlar birkaç asırdır bir aşağılık kompleksi içinde yaşamaktadır. Ancak bu durum karşısında yapılması gereken temel gaye, müthiş bir şekilde gelişen ve 800 yıl akıl tarihinde büyük bir rol oynayan bir medeniyetin mensubu olan insanların, bütün bunların nasıl olduğunu düşünmesi ve bu medeniyeti geliştiren insan tiplerini tanımasıdır. Fakat yanlış biçimde üstünlük duygusuna da kapılmamak gerekmektedir. Sadece “biz bu kadar üstünmüşüz” deyip sonra da bir kenara oturmak doğru değildir. Aksine Müslümanlar Biruni’yi, İbni Sina’yı, Cabir İbn-i Hayyan’ı, İbnü’l-Heysem’i tanımalıdır. Ona göre Müslümanlar bunları araştırdığında bir insanın tek başına neler yapabileceğini, insanın yaratıcılığını göreceklerdir. Bu çalışmalar -ilk olarak- öncelikle Türklerin ve genel olarak Müslümanların, mensubu oldukları medeniyetin ne kadar yüksek olduğunu görmelerini sağlayacaktır. Sonra bu eserlerin görücülerinin de çoğalmasıyla Müslümanlardaki aşağılık duygusu ve Avrupa medeniyetinin yanlış algılanması ortadan kalkacaktır. Nihayetinde Müslümanların içinden, daha ziyade Türkiye’den birçok çalışkan, üretken insan çıkacaktır. Binaenaleyh Avrupalılar nasıl 10. yüzyıldan 16. yüzyıla, hatta 17. ve 18. yüzyıla kadar İslam bilimlerinden buldukları bütün müspet bilimleri, pozitif unsurları aldılarsa, bu üretken insanlar hiç korkmadan bugün Avrupalıların ulaştıkları bizde olmayan bütün unsurları, bütün buluşları almak için bir yarış içerisine girmelidir. Ona göre Japonlar biz Müslümanlar kadar bilimsel geçmişe sahip değillerken müthiş şeyler yaptıkları halde Müslümanlar hala yerlerinde saymaktadır.

 

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Yorumlara Kapalıdır