Levent Kırca Sözleri

Levent Kırca Sözleri

Yazıyı paylaş

Eskiden ağlanacak halimize gülerdik, şimdi zil takıp oynuyoruz.

 

Güzellikler paylaştıkça değerlenir, kötülükler çoğaldıkça kanıksanır

 

Güldüğümüz şeylerin kalitesi, bizim kişiliğimizi belirler. Komiklik yapmak “zeka” belirtisidir.

 

 

Mizahı, hiç küçümsememek gerekir. İnanılmaz bir şekilde görevini yapar, taşı gediğine atar.

 

İnsan olarak birbirimizi sahiplenmek, birleşebilmek için uzaylıların dünyayı istila etmesi mi gerekir?

 

Devlet okuluyla, özel okul neden bir değil? Devlet hastanesiyle, özel hastane aynı mı? Benim suçum yoksul olmak mı?

Dik durun. Adil olun. Sabırlı olun. Daha iyi bir dünyada görüşmek ümidiyle. Atatürk’le kalın, Cumhuriyetle kalın, hoşça kalın!

 

Daha neler yutturdun neler. Amerika kıtasını, gerçek sahipleri yerlilerin elinden onları öldürerek alırken, kovboy filmlerinde bu yerlilere, Kızılderililere bizi düşman etmedin mi?

 

Anneler günü, babalar günü, sevgililer günü ekonomiyi hareketlendirmek, benim cebimdeki parayı çekmek için icat edilmedi mi? Kandırılan ben değil miyim? Anneme hediye alamadığım için üzülen ben değil miyim?

 

Söz vardır, zengin eder sizi, söz vardır hapis yatarsınız… Önemli olan; doğru sözü söyleyecek kadar adam olmanız… Ne mutlu doğru bir söz için kelle verme cesareti gösterenlere

 

Ben uzaktan seviyorum. Rahmetli babam da beni öyle severdi. Verem olduğu için bana mikrop bulaşmasın diye, sehpanın camını yüzüme yaslar, beni camın üzerinden öperdi.

 

Çorbalarımızı içtikten sonra Cem, irmik helvası istedi. Önümüze gelen helvaya, neredeyse hiç şeker koymamışlar. Cem, garsonu çağırdı. “Oğlum” dedi. “Bari bir kesmeşeker getir de, helvayı kıtlama yiyelim.”

 

 

Şan, şöhret ve para benim de başımı döndürdü. Kendime LK (Levent Kırca) plakalı cipler aldım. Üç kere bindim, sattım. Şımarıklık yaptım. Her şeyi alabiliyordum, bu güç beni yanılttı ve yozlaşma getirdi. Özür dilerim.

 

Aslan hep vardı, ekmek de onun ağzındaydı. Ben doğdum, büyüdüm, bu yaşlara geldim, aslan hala ekmeği ağzından bırakmadı. Şu aslan nasıl bir aslansa, bazılarının önüne kendiliğinden gidip bırakıveriyor ekmeği; dar gelirliye de kükrüyor.

 

 

Hiçbir çalar saat, içindeki kuşlar sayesinde zamanı yenememiştir. O kuşların gugukları da, o saatin takâti kadardır; saat durunca, onların da gugukları kesilir. Ama hakikâtin sesi! O ses, zaman kadar solukludur. Çünkü zaman, hakikâtin mekânıdır!

 

Siz çocukların uyuması için neden ekrana güler yüzlü, sempatik sanatçı­lar çıkarmıyorsunuz? Yoksa sizin sanatçılarınız içinde sempatik olanı yok mu? Eskiden Adile Naşit: “Kuzucuklarım hadi uyuyun, uyuyun da büyüyün” deyince, bütün çocuklar nasıl da mışıl mışıl uyurdu.

 

Ben çocukken rahmetli öğretmen emeklisi annem, taksiye bindiğinde gözü para sayacında olurdu. Sayaç cebindeki miktarı bulunca şoföre; “Tamam yavrum, sağda dur” derdi. Ödemesini yapardı, sonra yolun geri kalan kısmını da yürüyerek giderdik.

 

Açıkçası televizyonlar bizi uyutuyor. Güzel kızlar ve oğlanlar, zengin, şık mekanlar… Sadece, “kız ne güzeldi ya da ulan oğlan amma da yakışıklıydı” izlediğimiz dizi ve filmler… Arkadaşlar! Televizyonların karşısında uyutulmayı reddedin! Hepsi birbirinin devamı gibi… Hesapta vakit öldürüyorsunuz. Öldürdüğünüz kendi vaktiniz!

 

Peki, doğru söylemenin sana getirdiği, sağladığı güvenilirliğe ne demeli? Doğru söylemenin tadını bir alsanız, bir daha vazgeçemezsiniz. Siz yalan söylerken, çocuğunuzdan doğru söylemesini nasıl isteyebilirsiniz ki? Ona istediğiniz kadar Fransızca öğretin, gerçeği, doğruyu öğretemiyorsanız eğer, hayata karşı hep Fransız kalacaktır.

 

Alçıyı torbaya doldurup üstü­ne un yazıyorlar. Beyaz boyayı suyla karıştırıp dolduruyorlar şişeye, üstüne süt yazıyorlar. Bence vatandaş bundan böyle yiyeceklerini marketlerden değil, inşaat malzemeleri satan yerlerden, marangozhanelerden, nalburlardan ve de hayvan barınaklarından doğrudan doğruya alsın. Hem ne yediğini bilir hem de daha ucuza gelir!

 

Evlerinin bahçesinde köpek besleyenler; köpek havlaması­nı da yeterli bulmayıp kapılarına itinayla yazılarak hazırlanan “Dikkat Köpek Var!” tabelasını asarlar. Can Yücel, böyle bir evin önünde durup tabelaya baktıktan sonra “Görüyor musun?” dedi. “Bu evde köpek varmış.” Ben de kendi evime tabela astım. Üzerinde, “Bu evde insan var!” yazıyor. İnsanlı evler çok azaldı.

 

Ben avukata: “Gel seni öpeyim de tatlıya bağlayalım şu işi” demiştim. Şikayet dilekçesinde, “Kırca beni zorla öpmeye çalış­tı” diyor. Derken kendimizi duruşmada bulduk. Beni salıncakta sallayan polisler de avukattan yana şahit olmuşlar. Hakim soruyor:

– “Kırca, avukatı öpmeye çalıştı mı?”

– “Evet, diyor polisler.”

– “Peki, öptü mü?”

– “Hayır öpemedi.”

– “Neden?”

– “Avukat öptürmedi.”

– “Peki sonra?”

– “Kırca tutturdu öpeceğim, diye… ”

– “Yani bu öpüşme olayı gerçekleşmedi.”

– “Hayır, efendim.”

Yargıç bana soruyor:

– “Levent Kırca, avukatı öpmeye çalıştınız mı?”

– “Evet efendim.”

– “Neden öpmek istediniz?”

– “Efendim, öpüşelim, konuyu tatlıya bağlayalım dedim. Avukat da öptürmem diye tutturdu, ben de vazgeçtim, öpmedim kendisini.” Davanın adı o andan itibaren “öpücük davası” oldu çıktı.

 

Yazıyı paylaş
Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?