Mehmet Rauf Sözleri

Mehmet Rauf Sözleri

Mehmed Rauf Serveti-Fünun romancılarından, 1875 yılında doğdu, 23 Aralık 1931 yılında İstanbul’da vefat etti. Cumhuriyet devrinde kadın dergileri çıkardı, ticaretli uğraştı. On altı yaşındayken yazdığı Düşmüş adlı hikayesini İzmir’e, Halit Ziya’ya göndermiş, Halit Ziya da Hizmet gazetesinde basmıştı, daha sonra İstanbul’da Mektep dergisinde yazıları çıktı. Halit Ziya, Cenap Şehabettin, Hüseyin Cahit’le böylece önceden tanışan Mehmed Rauf, sanatının en başarılı eserini Eylül romanıyla verdi; en başarılı psikolojik roman örneği olan Eylül’de olduğu gibi öteki eserlerinde de özellikle aşk maceralarını konu yaptı.

Romanları: Eylül, Genç Kız Kalbi, Böğütlen, Define, Son Yıldız , Kan Damlası, Halâs Hikâye Kitapları: İhtizar, Âşıknâme , Son Emel , Hanımlar Arasında , Bir Aşkın Tarihi, Şiir: Siyah İnciler, Oyunlar: Ferdi ve Şürekâsı, Cidal ,Sansar , Ceriha

Vefat tarihinde yazarın eserlerinden yaptığımız alıntılardan bir demet hazırladık.

 

 

Bir sandalım var diye bütün denize sahip çıkamazsın

 

“Ah bir ay daha geçse, Ağustosu da bir atlatsak…”

 

İnsan eminim zannettigi şeylerde o kadar çok yanılır ki…

 

Ah! Ölüm olmasaydı (hayat) ne dehşetli bir cehennem olurdu.

 

Ölümden başka hiçbir şey gerçek,

Hiçbir şey sonsuz değildi…

 

Sınırlı bir bakış açısıyla bakıp genellemek…

İşte bir cinayet!

 

Ama nasıl yaşıyorlar ya Rabbim.Sevmeden, sevilmeden nasıl yaşanıyor?”

 

Ah, ara sıra ruhunu heyecanla titreten o temiz sevgi ve şiir sürekli olsaydı…

 

Herkes aynı dertten muzdarip değil midir?

Bütün mesele durmadan hep aynı hayatı yaşamakta ..

 

Ah insanlar, şu insan kalbi… Yüz bin manalı bir muamma… İçinden çıkmak mümkün değil…

 

Hak eden mutlu olur, ya da Goethe’nin dediği gibi, hak eden kazanır ve kazanamayan layık değildir.

 

Aşk denizine öyle bir girmişti ki çıkması mümkün değildi, sade aşkın derin sularını görüyordu.

 

Ne kadar yazıktı! Bu kadar güzel,temiz bir ruhun da heveslerine esir olması, çirkinleşmesi,kirlenmesi ihtimali…

 

Dünyada intikam kadar tanımadığım bir duygu yoktur. Bugün beni döven birini yarın biri döverken görsem ağlayacağim gelir.

 

Bir kadın gülümsemesi için büyük savaşlar kazanıldığını, büyük buluşlar ortaya konduğunu, olağanüstü kahramanlıklar yapıldığını, şimdi anladım.

 

Sende bir şey var, öyle bir şey ki hiçbirinde rast gelmiyorum… Öyle bir şey ki, işte bütün endişelerim senin yanında yok oluyor.Ruhuma bir şifa, bir rahatlık geliyor!

 

…Sevmeye gelince; o böyle sokaktan geçerken karşıdan görmekle erkek sevmeyi anlayamıyordu. Bu ona, seveyim diye sevmek gibi geliyordu; sevmek için bilmeyerek sevmek, sonra farketmek gerekir diye düşünüyordu.

 

O zaman Eylül kendisine,doğada ilk yılgınlık ayı,ölümlülüğü ilk hissetme ayı,ilk faydasız mücadele arzusu gibi,hayatın ne olduğunu anlayıp farkına varılmadan geçen güzel geçmişin hasretiyle ilk boynu bükülen ay gibi göründü.

 

Asıl sevgi kayıt ve koşul tanımaz, beyefendi…” dedi. “Hiç ummadığınız bir an, hiç ummadığınız bir yöne esen bir alev gibi sizi yakar, tutuşturur. Aşk zaman, yer, koşul ve kişi kaydından bağımsız bir serseridir.

 

Kalabalık içinde yalnız yaşamak, kalabalık içinde gezip beraber bir köşeye kaçmak, işte asıl zevk budur. İnsan kalpleri, birbirine bağlılığın ne demek olduğunu o zaman anlar. Ben seni ne kadar sevdiğimi başka kadınları gördüğüm zaman anlıyorum.

 

 “parasız insanlar…” diye devam etti, “Parasız insanlar (insan) sayılmıyor. Oysa, parayı kazanmak için insanlıktan ne kadar feda etmek lazım değil mi? Bütün namus, bütün soyluluk, bütün onur, hep paraya feda ediliyor. Kadınlar namuslarını, erkekler onurlarını hep para için çamura atıyorlar. Bir kadın para için vücudunu değil, tek bir bakışını bile feda etmemelidir.

 

Bugünkü yaşayışımız bir insan yaşayışı mıdır?Buna gerçek anlamda bir hayat demek doğru mudur?Böyle yalnız hayvanca zevklerle yetinmek için insan son derece ilkel olmalıdır.Yalnızca ye,iç,uyu…Ne bir sanat endişesi,ne estetik bir zevk…Ne de bir değişme ve gelişme arzusu.Sadece horultulu bir uyku!Hem şurasını siz iyice aklınıza koyunuz ki,uygarlık yıkmak değil,yapmaktır ve ben,insanlığı aydınlatacak önemli bir keşifte bulunan bir milleti,yüz büyük savaşı kazanmış millete bin kere tercih ederim.

 

İstiyorsunuz ki, sefiller, açlar, hastalar, zenginlere esir olsunlar, öyle mi beyefendi? Bir genç kız, sefaletten kurtulup lüks içinde yuvarlanmak, bir zavallı ana açlıktan kurtulup doymak, zavallı baba hastalığa karşı bir çare bulup rahat etmek için sizin elinizde oyuncak olsunlar, namuslarını, onurlarını size feda etsinler. Evet, bunu yapacak sefiller ne yazık ki vardır, ama geberip gitmeyi bu rezaletlere, bu suskunluğa tercih eden ruhlar olduğunu da unutmayınız!

 

Evet, şairin sözü doğru; yüz bin türlü aşka, tek bir ad veriyoruz.

Önce, ancak pek genel hatlara ayırmak üzere, heves aşkı var. Aşktan söz edildiğini işite işite ya da romanlarda okuya okuya, bu kadar övülen şeyi biz de yapmak isteğine kapılıyoruz. Her hangi bir kadını sevmeye imreniyoruz, bunun üzerine bir aşka giriyoruz.

Sonra, zevk aşkı var. Nasılsa tanıdığımız bir kadından aldığımız zevki, kendi kendimize büyütüp, aşk derecesine yükselterek, aşk taklidi yapıyoruz.

Sonra gurur aşkı, sonra inat aşkı, sonra tutku aşkı, sonra alışkanlık aşkı var; var, var ve en sonra aşk aşkı var .Yani bir aşk ki, ta ezelde, ruhların yazgının yaratılıp dağıtıldığı zaman. Eflatun’un tanımına göre dişi ve erkek iki bölüme ayrılarak hayatlarında birbirini arayıp bulmakla görevlendirilmiş iki mahlûkun dünyadaki ilahi rastlantıları var. Yani, hiç heves duymaksızın, hiçbir yönelime, hiçbir etkiye bağlanmaksızın, en bilemediğiniz bir zamanda karşınıza çıkan ve ancak o öncesiz ilginin sıcak ve yararlı etkisi ile sizi çekip bağlayan aşk… asıl aşk var.

 

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?