Talip Apaydın Sözleri

Talip Apaydın Sözleri

Ankara Polatlı’ya bağlı Ömerler Köyünde doğan(1926) öğretmen, yazar ve şair Talip Apaydın  28 Eylül 2014 yılında vefat etti.

İlkokuldan sonra Çifteler Köy Enstitüsü’ne ardından Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’ne kaydoldu. Daha sonra Gazi Eğitim Enstitüsü Müzik Bölümü’nü bitirdi. 

Edebiyata Köy Enstitüleri Dergisi’nde yayımlanan şiir ve öyküleri ile başladı.

Yazarın eserlerinden yaptığımız alıntılardan bir derleme hazırladık….

 

Biz Allah’a güveniyoruz. Başka kimseye değil.

 

Bilgiyi iş haline getirmek gerekir. Bilmek, söylemek değil, yapmaktır.

 

Şu arı bile benden mutlu. Ne yapacağını biliyor. Yarın için bir endişesi yok

 

Eğitmen denince, ben hep gayret sözcüğünü de birlikte düşünürdüm.

Hele işin ucunda vatan olunca, ırz namus olunca yerinde duramamalı insan.

 

Batasıca dünya! diye söylendi. Temeline tükürdüğüm dünya. İnsanlık öldü be.

 

Bizden öncekiler de çok kötü günler gördüler emme bizim kuşak daha çok çekeceğe benzer.

 

Herkesin gözü körse, sen de bir gözünü yum. O zaman bak nasıl rahat edersin. Makbul kişi olursun.

 

“Atatürk’ün kendisinden ayrıldık, ama yolundan ayrılmayacağız. Onun bize emanet ettiği Türkiye’yi koruyacağız, yükselteceğiz.”

 

Allah yardım et garibe, dedi içinden. Bütün gariplere yardım et. Memlekete yardım et. Bahtımız karardı iyice. Sen yol göster.

 

Kul görmezse Allah görür. Allah her şeyi yazar defterine. Yerleri gökleri yaratan Allah, hiçbir şeyi unutmaz.

 

Vay keçi sakallı dürzü vay! Kitabın neresinde yazılı bu? Sen o kitabı okumayı bilir misin? Okusan anlar mısın?

 

… bu halkın yüzde sekseni hasta. Ya ruhsal ya bedensel, mutlaka bir yeri arızalı. Neden bu? Yoksulluktan, ağır yaşama koşullarından.

 

… aydınlara düşen iş, halka içinde bulunduğu durumu anlatmaktır. Nasıl eziliyor, nasıl sömürülüyor, nasıl aldatılıp yoksul düşürülüyor…

 

Gençlik yılları bir bakıma insan yaşamının en boş geçen, oysa en dolu geçmesi gereken yılları oluyor. Bunu sonradan anlayabiliyor insan.

blank

Okul yaşamın bir parçasıydı. Biz karada yüzme talimi yapar gibi hazırlanmıyorduk, bizzat hayatı yaşıyorduk, hayatın bütün gereklerini yerine getiriyorduk.

 

“…Bizim oralarda da vardı meyve ağaçları, ama kimse bakmayı, budamayı akıl etmezdi. Kendi kendine büyürlerdi. Ne verebilirlerse verir, sonra kururlardı. Ağaçlarımız da insanlarımıza benziyordu…”

 

 

Kültür nedir? Kültürlü insan kimdir? Eli kolu işlememiş, anlayış ve görüş açısı yaşamı güzelleştirmeye çevrilmemiş, bütün bildikleri ezber halinde kafasının içinde kalmış insan, kültürlü insan mıdır?

 

Yoksulluk bitmeli. Daha çalışkan, daha namuslu bir idare kurulmalı. Yalansız, dolansız, açık … Herkesin memnun olduğu bir idare. Kimse kimseyi ezememeli. Böyle istiyor yüreğim.

 

Hep o yıllardaki öğretmenlerimizi düşünüyorum. Bugünkü ölçülerle anlamak zor oluyor. İşi nasıl kutsal bilmişler. Çalışmayı ve çalıştırmayı nasıl benimsemişler. Yaz aylarında Orta Anadolu’nun bir kırında, tatili, izni olmayan bir okulda, öğrencilerle birlikte, gece gündüz sürüp giden bir çalışma…

blank

Böylece araştırıcı, savaşımcı birer kişilik kazanıyorduk. Bize öyle geldi ki, karşımızdaki kim olursa olsun, her söylediği doğru olmayabilir. Eleştirmek gerekir. Konuya bir başka açıdan da bakılabilir. Bir şeyi olduğu gibi kabul etmek hatalıdır. Hoşgörü iyidir, ama bağnazlık, saplantı çok kötüdür.

 

…inanarak çalışan insan ne soğukta üşür ne sıcakta yanar. O yücelten, dirilten, kuvvetli kılan bir heyecan içinde her türlü güçlüğün üstüne çıkmıştır. Onu hiçbir karşı kuvvet yolundan alıkoyamaz. Yeter ki bir insan, yaptığı işin gereğine inansın.

 

Bana öyle gelirdi ki şu köyün evlerini, sokaklarını ip çekip yeniden kuralım, insanların kafası değişiverecek. Bu eğri büğrülük, bu plansızlık insanların kafasını bulandırmış, dolaştırmış. Göremez, anlayamaz etmiş. İyiyi kötüden ayırt edemez olmuşlar. Yılanın deri değiştirmesi gibi insanımızı bu ilkellikten birden alıp çıkarmak gerekiyor.

 

Kafamdaki dünya ile dışardaki dünya biribirine benzemiyordu. Faydasız ve boş olduğunu bile bile, bazan şimdi bile düşler kurarım. Kendime ait, yurda ve dünyaya ait, şöyle olsa, böyle gitse gibilerden dileklerde bulunurum. Ama nerde. Bakarım hep tersi çıkar. Onun için hep kırıla kırıla yaşarım ben. Alıştım böylesine.

blank

Canlı konuşacaksın arkadaş, canlı! Haklıysan hatta, bağıracaksın. Boyun eğen insan, yalvaran, miskin insan bu çağın adamı değildir. Hakkını tırnaklarınla koparıp alacaksın. Kimseden korkmak, çekinmek yok. Biz yüzyıllardır kula kul olmuş bir milletiz. Bundan kurtulacağız, bu kabuğu kıracağız artık. İnsanlar eşittir. Kimse kimseden daha üstün değildir. Bunu kafalarımızın ortasına yerleştireceğiz. Konuşmalarımız, davranışlarımız, çalışmalarımız ona göre biçimlenecek. Kendimize güveneceğiz ve kendisine güvenilir insan olacağız!

 

Açıkoturum benzeri bir edebiyat gecesi yapıldı. Cahit Sıtkı’dan başlayarak şairler şiirlerini okudular. Edebiyat konuları üstünde tartıştılar. En ateşlileri Yaşar Kemal’di. Bir aralık, “Bu okunanların hiçbirisi şiir değil. Şiir halktan söz etmeli. Halkın çilesini, sancısını taşımalı” gibilerinden bir çıkış yaptı. Öbürleri cevap verdiler. Yaşar Kemal, susuculardan değildi. Daha sert konuştu. Bir gözü sakat, üstü başı iyi olmayan, gösterişsiz, şivesi de biraz bozuk bir gençti. Onun için ciddiye alınmıyor gibiydi. Ünlü şairlerin karşısında böyle dik çıkışlar yapması hoşa gitmemişti. Ama toplantıyı yöneten Sabahattin Eyuboglu nedense sabırla ona da söz veriyordu. Yaşar da coştukça coşuyor, sesini gittikçe yükseltiyordu. Bir aralık Güney Anadolu’dan derlediğini söylediği halk şiirleri okudu. Ben o zaman, “herhalde kendisi de bir halk şairi” diye düşünmüştüm. Ezbere okuyordu. Kendi şiirleriymiş gibi benimsiyordu.

 

Babam haber vermeden gittiğim için kızmıştı, ama fazla üstelemedi. Yalnız otuz lira düşündürüyordu onu. Nereden bulsun, kimden alsın? Birkaç kere köyüne çıktı, indi. Denkleştiremedi. Sonunda bir çare buldu aklınca. “Yirmi lira bulabildim” dedi. “Sen bunu götür. Müdüre fakir olduğumuzu anlat. Kalanını çeltik kalkınca yollarım.”

“Ya kabul etmezlerse baba?”

“Etmezlerse dön gel. Ne yapayım başka?”

Yeniden sıkıntı başlamıştı. Geri çevirirlerse ne ederdim ben? Devlet işiydi bu, yarısını sonra yollamak olur muydu?

Üzüldüğümü babam da anlıyordu. Tekrar gitti köye. İçimden dua ediyordum, bir denkleştiriverse şu parayı diyordum. Ertesi gün geldi. Yüzü kapkaraydı. “Koca köyü dolaştım da on lira bulamadım” dedi. “Ne akrabadan hayır var ne komşudan. Allah belasını versin bu köyün. Dinsiz imansız hepsi de.” Çaresizlik içinde ne edeceğini bilemiyordu. Ortakçısı olduğumuz ağaya gitti. Bir sürü borcu vardı zaten, ondan da alamadı. Ben o zamanlar on lirayı epey bir para sanırdım bunun için

 

Fıkra o ki,

Bir müzisyen, bir filozof, bir doktor, Afrika’nın ortasında zencilere esir düşmüşler. Zenciler kabile başkanının çevresine toplanmışlar, bunları yiyecekler. Müzisyen el kol hareketleriyle kendisinin müzisyen olduğunu, çalgı çaldığını, kabileye yararlı olacağını anlatır. “Peki, göster hünerini” derler. O da içi oyuk bir ağaca at kuyruğu telleri gerer, bir de yay yapar başlar çalmaya… Zenciler hoşlanırlar. Hatta çaldığı havaya uyup oynarlar. Onu öldürmezler.

Doktor kendi işini anlatır. “Hastaları iyi ederim, ölecekleri ölümden kurtarırım” der. Bir hasta getirirler. Doktor muayene eder, çantasını açıp iğne yapar. Hastayı kurtarır. Onu da affederler.

Sıra filozofa gelir. Fakat o bir türlü ne iş yaptığını anlatamaz. “Ben filozofum, insan ruhunun oluşlarından, evrenin gizlerinden, aklın erdiği, ermediği sorunlardan söz ederim” diye bağırır. Zenciler hiçbir şey anlamazlar. Doktorla müzisyen, bakarlar ki iş kötüye gidiyor, arkadaşlarım kaybedecekler; aralarında göz kırpıp işaretleşirler. İlerdeki kuyunun başında döne döne su çeken beygiri gösterirler. Bu filozoftur, hep aynı yerde döner derler. Zencilerde yorgun beygiri çözüp onu koşarlar. Böylece filozof kazanda pişmekten kurtulur.

 

Bölgedeki köylerin çoğu orman kıyısında, orman içinde kurulmuştu. Özellikle Sivas iline hudut olan Dumanlı dağlarına yaslanmış köylerimiz gürgen, çam, meşe ormanları ile çevrili idi. Ekilir toprakların azlığı, nüfusun gittikçe artması gözle görülür hızda orman bozumunu getiriyordu. Köylere giderken atımın üstünde hemen her gün görürdüm, habire ağaç diplerler, tarla açarlardı. Bazan bir iki ay önce orman olan bir düzlüğü şimdi tarla haline getirilmiş ekin ekilmiş bulurdum. Üzülüyordum bu işe. Ben ki yolun kıyısındaki ağaçlardan atıma dokunmak için küçük kamçı kesemezdim, yazık olur diye. Öyle bir ağaç sevgim vardı. Köylüler ise baltalarla, kazmalarla saldırıyorlardı ormana. Durmadan azaltıyorlardı. Yeşil giysili orman bakım memurları, cakalı orman mühendisleri önleyemiyordu bu gidişi. Halk arasında türlü söylentiler dolaşırdı üstelik. Rüşvetler, paralar, ziyafetler… Yoksul köylüler sık sık mahkemelere düşerdi. Bir eşek yükü kaçak odun için aylarca gider gelirlerdi. Oysa kentli kereste tüccarlar, kamyonlarla ya da Tozanlı çayının coşkun aktığı aylarda su üstünde sürdürerek yüzlerce ton keresteyi indirirlerdi kente. Bu konuda da söylentiler çıkardı. Aynı alım belgesiyle önce ırmaktan indirtti, sonra kamyonlarla bir daha taşıttı. Ya da falanca bey elli ton kereste işlemi yaptırdı, aylardır çeke çeke bitiremedi. Hangi elli ton, iki yüz elli tondan az gittiyse ben adam değilim… Nasıl saptayacaksın, hiç anlaşılmazdı işin iç yüzü. Bizler sadece şunu görürdük, ormancılar da bizim gibi devlet memuruydu ama bizim rüyamızda göremeyeceğimiz denli para harcarlardı. Kentin en lüks lokantasının önünden ne zaman geçsek, pencerelerden görürdük, içerde birileriyle kafa çekerlerdi. Olan ormana oluyordu elbet. Dumanlı ormanları hızla eriyordu.

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?


blank